Tekirdağ Rakısı Efsanesi

Geçenlerde Tekirdağ Rakısı’nın nasıl “Efsane” olduğun anlattığım bir metin yazdım. Bu rakı kesin böyle efsane olmuştur dedim. Biraz araştırma biraz hayal gücü yazımı yazıp Facebook sayfasındaki yarışmaya katıldım. Benimle beraber 163 kişi kendi efsanelerini göndermiş. Seçilen 10 kişi Tekirdağ’da bulunan Rakı Fabrikasına bir gezi yapacaktı. Yarışma sonuçlarının açıklandığı gece yine çok keyifli bir organizasyon oldu.

Kalamata Meyhanesine gidip Rumeli – Trakya mezeleri, türküleri, müzikleri eşliğinde arkadaşlar ile cuma günü buluştuk. Sonuçlar açıklandı. Ben de efsanem ile ilk 10’a girmişim. Önce 163 kişinin ismini okuyacaklar hepsine yarışmaya katıldıkları için bir belge verecekler sanmıştım. İsmimi duyunca hiç şaşırmamam bundan. Gecenin sonuna doğru kazananlardan biri olduğumu duyunca çok sevindim. Yeni yerler gezmek görmek, üstelik bunu Zarakol ekibi ile birlikte yapacağımızı bilmek çok keyiflendirdi beni.

Gezi Anason kokusunun duyulabileceği “Sıcak günlerden birinde” yani yaza doğru bahar ayında yapılacak. Ölmez sağ kalırsam yine çok güzel kareler ile buluşmayı planlıyorum. Bu arada benim yazdığım efsaneye de aşağıda bir göz atın. Gerçeğinin kenarından köşesinden geçmiyor ama olsun. Geceden fotoğrafları da her zaman ki gibi fotoblogdan takip edebilirsiniz! Her fotoğrafın hikayesi var Fotoğraf hikayeleri bölümüne göz atmayı unutmayın!

İşte Efsanem:

Tekirdağ adını Tekfurdağı adından alır. Tekfuru ile ünlü dağının olduğu bu şehre sonradan Tekirdağ denmiştir. Tekirdağ rakısı efsanesi işte ta bu zamanlara dayanır. Dönemin Bizans Tekfur’u ömrü savaşlar ile geçen bir zalimmiş. Acımasızmış ama dağın ardından batan güneşe bakarken biraz iyi bir insan haline döner, güzel şehri seyre dalarmış. Ormanlarında gezer, avcılık yapar, bağlarda, bahçelerde meyve yer keyfine keyif katarmış. Kendi elleri ile ağaç diker, üzüm toplarmış. Bir yandan üzümleri yer bir yandan da tadına doyamazmış. “Bu şifalı bir meyvedir, her mevsim yenilmeli” der, dururmuş. Her mevsim üzüm olur mu hiç? Olmaz ama istediği yerine gelmeyince halka zulüm edermiş.

Bu Tekfur’un bir kızı varmış ki dünyalar güzeli. İşte o kıza saf bir köylü oğlan aşık olmuş. Tekfur kızını verir mi hiç köylü oğlana. “Eğer kızımı almak istiyorsan sana 1 sene süre!” diye şart koşmuş “Bu üzüm ki şifadır, yılın her mevsimi yenmeli bu meyve, yenilmiyorsa içilmeli bana bu üzümü öyle bir hale getir ki bakınca su gibi saf görünsün, ama içinde hem tatlı, hem acı olsun. Bunu içeni yeri geldi mi Tekfur’a baş kaldırabilecek kadar cesaretlendirsin, yeri geldi mi de bir Tekfuru kızını bir köylü oğlana verecek kadar merhametli yumuşak başlı biri etsin” deyip kovmuş oğlanı huzurundan.

Oğlan başı önüne eğik düşünürken babası yardımına yetişmiş. Babasından kalma bir sır katmış üzümlere. Bu üzümleri dağlarda yetişen meşe ağacından yapılma fıçılarda bekletmişler. Meşe fıçılarında dinlenen üzümler meşenin kokusunu çekip, posasını bırakmışlar. Tekirdağ rakısı lezzetini Tekirdağ’da yetişen meşe ağaçlarından, havasından suyundan köylü oğlanın babasının sırrından almış.

Tekfurun karşısına çıkan köylü oğlan önce yaptığı karışımın tadına bakmış, ardından Tekfur’a ikram etmiş. oturmuşlar çilingir sofrasının başına. Lezzete şaşıran Tekfur rakının da etkisiyle kedi gibi uysal, sevenleri anlayacak kadar merhametli velhasıl insan gibi insan olmuş. Vermiş kızı. Cesaretlenen köylü oğlan kızı Tekirdağ Rakısının efsanesini yazarak işte böyle gelin almış.  Bize de bu efsaneyi sizlere anlatmak kalmış.”


Berna Mutlu Aytekin

1 Yorum

Senin yorumlarınla bu yazı daha güzel olacak