Sultanahmet’te iftar

Hafta sonu Sultanahmet‘te güzel bir gezi yaptık. Biraz geç gitmeseydik Ayasofya‘yı da ziyaret edecektik ama saat 18:30 oldu mu kapatıyorlarmış. Trafiğe kapalı alanda çok daha rahat gezebilmek gerekiyordu ama her yerde yol yapım çalışması olduğundan yürümek çok zor. Tarihi eserleri tek tek incelemek, o dönemdeki sanata hayran olmamak elde değil. Bunca depreme rağmen hiç birinde hiç bir hasar yok. Onca savaşlara rağmen her yer aynı, eskisi gibi.

Sultanahmet’de olmamızın bir nedeni ise iftar için Armada Hotel‘de bulunacak olmamızdı. (Aynı hafta içinde iki kez bulunduğum için şanslı olmalıyım. Öncesinde Nestle’nin (Maggi’nin) iftar davetinde blogger arkadaşlar ile yine Armada Hotel’de bir araya geldik. Masamızın onur konuğu Sahrap Hanımdı. O güne dair izlenimlerimi bir sonraki yazımda paylaşacağım.)

Eşim ile beraber denize yakın masalardan birine oturduk. Bir yandan eski şarkılar Udi tarafından icra ediliyor bir yandan rüzgar insanın üstündeki tüm yorgunluğu alıyor. Garsonlar etrafımızda pervane oluyor. Masada kocaman bir semaver var ve iftar yaklaşınca hemen üzerine bir porselen demlik yerleştiriyorlar. Zaten bir kuş sütü eksik.

Müthiş bir hız ile arı gibi çalışan garsonlar var etrafta ama bu yoğun telaştan biz rahatsız olmuyoruz. Her şey olması gerektiği gibi sanki. Garsonlar bir bakış ile servisleri tamamlıyorlar. Bu tür yerlerde garsonlar peşinizde pervane olurken aslında sizi ne kadar rahatsız ettiklerinin farkında olmazlar. Bazen de bir şey isteyecek olursunuz fakat etrafta kimseyi göremezsiniz. Soran gözler ile bir garsona seslenmeye kalktım ki bakışlarımı yakalayıp bir başkası hemen yanıma usulca geldi. Bu tür ufak detaylar gittiğim yerlerde çok dikkatimi çekiyor. Keşke her konuk olduğumuz yerde aynı muamele ile karşılaşsak.

Gelelim yemeklere; Ramazan ayında kendi soframda ben de böylesini tercih ediyorum. İnsan açken azar azar da olsa çok çeşit görmek istiyor ki ana yemeği çok kaçırmasın, önce gözü doysun. Masalarda çay bardaklarının yanında bir de şerbet dolu bardaklar var. Şerbetten biraz vişne, biraz karanfil, biraz tarçın tadı alıyorum. Tam olarak o eski Osmanlı şerbetlerinden. Garsonlara sordum ama içeriğini söyleyemediler. Ben şerbeti çok sevdim. Sabah akşam içebilirim o derece.

Menü gayet iftara yakışacak şekilde düzenlenmiş. Ben bir çok yemeği yemediğim için bana uygun değildi ama eşim pek sevdi. Patlıcan ile aram yok maalesef. Hünkar beğendi, İslim Kebabı, Kuzu Tandır ana yemekti. Ben içlerinde  patlıcan olduğu için mecburen Kuzu Tandır aldım. O da olması gerektiği üzere oldukça baharatlıydı onu da pek yiyemedim. Verdim kendimi iftariyeliklere 🙂 Benim soframa benzeyen sofraları daha bir seviyorum. Hani huyu suyu kendine benzeyen insanı daha çok severmiş ya insan aynı o hesap 🙂 İnsanın gözünü doyuran bir iftar sofrası hazırlamışlar. Çorbamız Vezir Çorbasıydı. İçinde kuzu eti parçaları vardı. Tadı düğün çorbası gibiydi. Tatlı olarak da yine bir kaç çeşit sunmuşlar. Güllaç, (gül suyu içinde olduğu için kaybetti) Meyveli muhallebi ( Damla sakızlı olduğundan kaybetti) ve Vişneli ekmek kadayıfı yanında Maraş dondurması ile (işte benim seçimim) Ama orada bulunmaktan aldığım keyif yemekten ziyade ortamın güzelliği ve çalışanların hizmet kalitesi ile daha doğru orantılı sanırım. Uzun zamandır böyle huzurlu bir gece geçirmemiştim. Armada Hotel’in sakin, dingin, insanı düşüncelere ve şükretmeye sevk eden bir atmosferi var.

Armada Hotel’in terası benim için yemek yerken olması gereken o altın orana sahip. Sultanahmet Camisi’nin hemen altında. Harika bulutları ve caminin heybetine gözünüzü dikip etrafı seyrederken yemekleri soğutmanız mümkün. Terasın karşısında deniz var. Gemiler sürekli geçip ışıkları ile geceyi aydınlatıyorlar. Burnunuza gelen deniz kokusu da bir ayrı güzel. Masaları bir başka aydınlatan şey ise her masada bulunan fenerler. Şu eski gaz yağı ile çalışanlardan. Modernize edilmemiş 🙂 Ayrıca küçük abajurlar da masaların kenarına monte edilmiş. Kapkaranlık bir ortam aklınıza gelmesin. Karşınızda sevdiğiniz var iken gözlerinin içindeki mutluluğu görmeniz pekala mümkün.

Udi sürekli bir yerlerden bildiğiniz melodileri kulağınıza çalıyor. Şarkıları ya aile büyüklerinden ya da TRT3‘de çıkan o eski konserlerden hatırlıyorsunuz. Udi dedim diye aklınıza bir fasıl ortamı gelmesin, yemek sizi doyururken sizde ruhunuzu doyuruyorsunuz. Ayrıca istek de yapabiliyormuşsunuz. Yan masadan sürekli alkışlar geliyor udi’ye. Kalabalık bir ekip iftara gelmiş. İnsanlar sürekli tebessüm ediyor. Hep bir eski günleri yad ediyormuş gibi kafalarını sağa sola yatırıp düşüncelere dalıyor, şarkılara eşlik ediyorlar. Bir başka masada da doğum günü kutlaması yapılıyor.

Rüzgar biraz esince garsonlar bize şal dağıtmayı teklif ettiler. Ama şu sıcak Ramazan ayında rüzgar olsun yeter ki, hiç problem değil.

Yemeğimiz bittikten sonra kahvemizi içiyoruz. Kahvelerimizi içtikten sonra memnuniyetimizi bildirip ayrılıyoruz. Bu güzel yemeğin üzerine Cankurtaran sahilinden Eminönü‘ye bir yürüyüş de ayrı güzel saatler geçirmemize neden oldu.

Oldukça huzurlu geçen bu akşam için Armada Hotel‘e ve Zerrin Hanım’a teşekkür ederim. Yurt dışından, şehir dışından gelen konuklarımızı gezdirdiğimiz Tarihi Yarımada‘da konuklarımızı ağırlayacağımız yeri biliyoruz artık.

Berna Mutlu Aytekin

Senin yorumlarınla bu yazı daha güzel olacak