Simto ile bir gün

Dün çok sıcaktı. Çoooook sıcak. Ben bu ufak detayı atlamışım. Duş alıp soğuk suyla yıkadığım saçlarım kurumadan kendimi sıcak sokaklara atarsam belki biraz serinlik olur diye düşündüm. Haklıymışım oldu bir miktar serinlik. 10 dakika kadar. 10 dakika sonra erimiş buz gibi oldum. Islak.  Cevahir Alış Veriş Merkezine gidip orada Simto ile buluşacaktık. Bir kaç dakika gecikmeyle buluşabildik. Yine başka bir arkadaşımızın Ömer Ekinci‘nin yeni ofisine hayırlı olsun ziyareti yapacaktık. Yolda bir pastaneye uğradıktan sonra tam gaz verdikleri krokiye göre hedefe doğru yola devam. Planımız buydu. Zorlu bir görev bizi bekliyordu. Hava çok sıcaktı Simto’nun tekerlekli sandalyesini itme görevi bendeydi. Simto’yu da yolun (bilmesem de) çok çetrefilli olduğuna inandırmıştım. Kapı girişinde asansör de vardı. Üstelik Ömer’in ofisi  Mobilgüç‘ de Mecidiyeköy’de, biz de Mecidiyeköy’deydik. Yarım saat sürecek bir yol ne zorluk olabilirdi ki…

Annesi Simto’yu Mecidiyeköy ışıklara kadar getirdi. Yol planımız 200-300 metre dümdüz gitmek, pastane molası ve 2-3 sokak sonra sola dönüp yine dümdüz gitmek iş yerini bulup asansöre binmek. Çocuk oyuncağı. Bu arada Simto zaten taş çatlasa 50 kilo ben de pehlivan gibi olduğum için kolayca tekerlekli sandalyeyi iterim diye düşündüm. Sohbet de cabası. Çok eğlenceli bir gün geçireceğimizden emindim.

Işıklardan Simto’yu aldım. İstanbul otomobil sürücülerinden korkan biri olarak hemen her yaya gibi kaldırıma çıkma isteği duydum pek tabi. Gerçi bazen arabalar kaldırıma da çıkabiliyor yayaları eziyorlar sonra ceza almıyorlar alsa da çok uzun süreli olmuyor hayat çok ucuz vs düşünürken Simto kaldırıma çıkarsak inemeyeceğimizi söyledi. Anlamadım tabi. Bir miktar yoldan yürüdükten sonra ne demek istediğini uygulamalı gördüm. Kaldırımlar oldukça yüksek ve rampa vs gibi bir durum da yok. Hadi bir yolunu buldun diyelim, belki rampa yaptılar, belki düşük bir kaldırım taşından dolayı o tekerlekli sandalye ile kolayca tırmandın ama inemiyorsun kesinlikle. İnerken konfor aramam diyorsan üstelik emniyet kemeri gibi bir şey ile kendini tekerlekli sandalyeye sabitleyebildiysen inersin tabi orası ayrı mesele. Yuvarlanma ihtimalinde hayatına ayrı bir heyecan getiriyor ne güzel. Hayat zaten heyecanlandığın sürece var di mi ama. (tamam felsefemiz bu değil farkındayım ironi yapıyorum)

Bir miktar otomobillere karşı yürüdük yani ben düz yolda Simto’yu itip durdum onun keyfi yerinde tabi. Bir pastanenin önüne yanaştık pastamızı aldık. Pastayı Simto’ya emanet ettim (önce iyi mi ettim kötü mü diye düşünürken pasta yolculuğumuzdan sonra tek parça yerine ulaştı) Pastaneden sonra bir sokaktan sola döndük. O zaman otomobillerin yanından geçerken hayatın o kadar da tehlikeli olmadığını anladım. Üstümüze gelen motosikletler mi ararsın, korna çalan arabalar mı, sağdan sağdan gidiyoruz diye öfleyen püfleyen taksiciler mi ararsın. Renkli bir yolculuk olmaya başladı Simto ile seyahat. Simto ve BMA harikalar diyarında.

Yolların bu kadar yamuk yumuk olduğunu ya yaşlıyken ya çocuğun olduğunda ya da tekerlekli sandalye sürerken anlayabileceğiz sanırım. Simto demese gerçekten farkına varmayacaktım. Yaşlandığımda ya da çocuk sahibi olduğum zaman hanyayı konyayı görecektim.Yol bildiğin yamuk. Tekerlekli sandalyeyi ben sürdüğüm halde neredeyse devrilecektik. Çukur dolu yollar, o çukurlarda sular var. Arabalar yol vermiyor, kaldırıma çıkamıyorsun. Çıksan inemiyorsun. Taciz eden bakışlar da cabası. Gerçi hep güzel kızlar baktılar da neyse…

Sora sora Bağdat bulunurmuş. Sora sora Ömer Ekinci’nin ofisi bulduk. Girişte 5-6 basamak merdiven var. Ama oradan çıkamadık. Otopark girişinden inersek asansör ile yukarı kata çıkmak mümkünmüş. Otopark çıkışı arabalara göre ayarlanmış tamam bizde de tekerlekli bir araç var ama o yokuşu gördüğünde Simto’nun gözlerini unutamıyorum. 2 kişinin yardımı ile yuvarlanmadan indik. Nasıl indik hatırladıkça korkuyorum zaten. Allah korudu.

Bir miktar sohbet, biraz fotoğraf, biraz iş güç konuşmak derken 1 saat sonra ofisten ayrıldık. Anca gideriz diye düşündüm. Evet anca gittik. O yuvarlanmadan indiğimiz bol çukurlu yokuşlardan tırmanmak da var işin ucunda. Tırmandım mı? Evet yaptım. Derin motivasyon duygusu olmasaydı yapamazdım. Yüzümdeki bordoya kaçan kırmızı renk ile o güzelim kızların ilgisini Simto’nun üzerinden kendi üstüme çekmek çok zor olmadı. İnsanlar hayret içinde yüzüme bakıyordu. Profilo’dan Mecidiyeköy’e çıkan o minik yokuş ki tekerlekli sandalye sürmüyorsanız gerçekten minik bir yokuş. İşte o yokuştan 3 kere dinlenerek çıktım. Yine de yüzümün rengi insan rengine dönmedi. Dönerken nezaketli sürücülerimiz daha fazlaydı sanki. Yol veren oldu galiba.  Öfleyen taksicilerin sayısında azalma yok (stresli bir meslek anlayışla karşılıyorum ama o tekerlekli sandalye ile ulaşım da çok zor anlayış bekliyorum)

Cevahire geldiğimizde ıslanmıştım. Simto’ya eğlendik ama ne güzel oldu bu buluşma diyordum. İşin eğlenceli yanı şu;  zeki bir adam ile sohbet etmek. Yolculuk yorucu ve ona bir şey olacak diye kaygılanmak var ucunda. Sinirlerinizin de alınmış olması gerekiyor. Minibüslerden ve taksilerden yol istemek  otobüslerden ve hatta sipariş yetiştirmeye çalışan çılgın motosikletlerden kaçmak gerekiyor. Bildiğin Mario oyunu oynuyorsun. İçine düşmekten kurtulduğun her çukur çarpışmaktan kurtulduğun her motosiklet bir bonus kazandırıyor. Oyunun sonunda prensese kavuşmak yok sadece prensi sağ salim hedefe ulaştırmak var.

Simto’nun annesi ve kardeşi Nur bu oyunda en iyi derecelere sahipler. Ben yeni başladım. Herkes Simto ile bu deneyimi yaşamalı diye düşünüyorum. Çünkü onunla yolculuk çok keyifli. Simto ile bir günümüzü insanlar ile paylaşırsak belki dikkat çekeriz ve  bu parkuru daha eğlenceli hale getirebiliriz. Belki. Ne dersiniz?

Berna Mutlu Aytekin

Senin yorumlarınla bu yazı daha güzel olacak