Penceren güzel mi?

ehe

Bundan seneler önce ben lise bir öğrencisi iken bir huzur evini ziyarete karar verdik 2 arkadaş. Amacımız onlara ‘Yalnız değilsiniz, bizi de çocuğunuz yerine sayın’ demekti. Okulun karşısındaki huzur evine gittik. 2 kişinin bizimle görüşmeyi kabul ettiğini söylediler. Birisi 96 yaşında, diğeri ise 63 yaşında. İkisi de öğretmenlikten emekli olmuş hanımlardı. İlk önce 96 yaşında olan Pamuk Hanım’ın odasına gittik. Asıl adı Behiye imiş ama saçlarından dolayı ona Pamuk diyorlarmış. “Burada arkadaşlar bu ismi yakıştırdılar bana” dedi ve şen bir kahkaha attı. Yaklaşık 1,50 boyundaydı ve beyaz kabarık saçları vardı, boynunda inci kolyeleri, kolunda eski olduğu belli artık ona çokça bol gelen bir altın saati vardı.  Beyaz dantelli, ipek bir döpiyes giymişti. Resmen ışık saçıyordu. Bizi odasında gezdirdi. Banyosuna varıncaya kadar her yeri gezdirdi. Her yerde ama her yerde porselen bebekler vardı. Hemen hemen hepsi onun kıyafetleri gibi giydirilmişti. Meğerse koleksiyonu varmış. Her ziyaretine gelen ona bir bebek getirirmiş. Sonraki görüşmede biz de götürürüz diye niyetlendik.

Pamuk Hanım o kadar mutluydu ki, biz ‘Kendinizi yalnız hissetmeyin biz de varız yanınızdayız’ diyeceğimize onun enerjisinden fazlası ile etkilendik, kendi halimize üzüldük.

Ahşap bir kutu çıkardı tarih sırasına göre dizilmiş mektuplarını gösterdi. Gururlu bir ses tonu ile “Bunlar benim öğrencilerimin yazıları” dedi. Fotoğraflar, kurutulmuş gül yaprakları, işlemeli mendiller çıkıyordu ahşap kutunun içinden. Şaşırdığımı çok net hatırlıyorum. Bir de öyle güzel kokuyordu ki.  Kutuda eski öğrencilerinden gelen mektupları vardı. Atatürk’ün atadığı ilk öğretmenlerdenmiş. “Bu vatan sizin gibiler sayesinde kalkınacak. Ülkemizi en iyi şekilde temsil etmelisin.” demiş ona Atatürk.  Öyle az biraz hüzünlendi gibi sonra toparladı. “Benim hiç çocuğum olmadı. Ben kendimi vatan hizmetine adadım. Hem bir sürü çocuğum var benim” dedi.  Öğrenci mektuplarını gösterdi tek tek zarflardan çıkartıp. “Bak bu çocuğum büyüdü de Albay oldu, bak bu çocuğum büyüdü Vali oldu” dedi.

Burada günleriniz nasıl geçiyor sorusunun sorunca “Ben çok mutluyum, her gün sabah erkenden kalkıp sporumu yapıyorum. Müzik yapan arkadaşlar da var. Ama ben çalamıyorum. Mesela karşı odada Nazife Hanım var o çok yetenekli kanun çalıyor. Benim elime tef veriyorlar bazen bir iki terennüm ediyorum ben de. Sonra hemşirelerimiz çok iyiler. Her gün gelir kontrol ederler beni. İlaçlarımızı vaktinde veriyorlar. Müdürümüz beni çok sever o da sık sık gelir hatrımı sorar. Ayda bir akşam vals gecesi düzenleniyor aşağıda dans ediyoruz. Bir de aşağıda briç masamız var.Haftada 3 akşam briç oynuyoruz, çok eğleniyoruz, bize burada çok iyi bakıyorlar…” daha bir sürü şey dedi heyecanla. Gülen yüzü dün gibi aklımda.

Bir miktar daha sohbet ettikten sonra diğer arkadaşımla ziyaret ettiğimiz kişileri değiştirdik. O karşı odadan Pamuk Hanım’ın yanına geldi, ben de doğruca karşı odaya diğer emekli öğretmeni ziyaret etmeye geçtim. Odaya geldiğinde arkadaşımın yüzü çok asıktı. Ben neden olduğunu anlayamadım. Ama Pamuk Hanım 30 saniyede enerjisi ile büyüledi onu. Aynı şeyleri ona da anlatmaya başlayınca ben diğer odaya gittim.

Oda çok havasızdı, karanlıktı, perdeleri kapalıydı. Kehribar saçlı bir hanım beni karşıladı.Kısık bir ses ile  “Buyurun geçin.” dedi. İstenmeyen misafirmişim gibi hissettim kendimi. İsmi Nazife imiş. Sigara içmeye başladı. Zaten konuştuğumuz süre boyunca sürekli sigara içip durdu. “Doktorlar yasak ettiler, ama içmeyip ne yapacaksın. Bizi de buraya tıktılar, hemşireler suratsız, böyle bir yere girdin mi mezara gidiyorsun zaten. Ölsem de kurtulsam.” dedi. Ben derin bir nefes aldım. ” Neden öyle diyorsunuz ben ziyaretinize gelirim, sizinle sohbet etmek çok isterim.” dediysem de dinletemedim. Hep memnuniyetsizdi. Emekli öğretmen o da diğerleri gibi. “Uzun yıllar  vatana hizmet verdik, bize burayı reva gördüler, kahretsin.”  dedi.  Yanımdan kalktı pencerenin perdesini araladı bir baktı. Sustu.  Ben de konuşalım diye “Kanun çalıyormuşsunuz, ne kadar güzel, çok zor nasıl çalıyorsunuz keşke ben de çalabilsem?” dedim. “Biraz çalayım size ister misiniz?” dedi. O zaman biraz gülümsedi işte. Hüzünlü bir şeyler çaldı. Ben büyülenmiş gibi dinledim. Çok severim kanun sesini. Bitirince “Şimdi çok müsait değilim benim dinlenmem gerekiyor” dedi. Çıktım ben de odadan. Öyle deyince ne diyebilirim ki… Kapının yanında arkadaşın çıkmasını bekledim.

Düşününce gerçekten ikisinin dediklerinde de doğruluk payı var. Baktığınız pencereden gerçekten böyle görünüyor olabilir. Çıkışta hemşireler ile konuştuk. “Nasıl sizi de çıldırttı değil mi?” dediler. Bir yanıt veremedik. Hayata bakış açısı ile ilgili olduğunu konuştuk kendi aramızda. İnsanın kendi kendini mutsuz etme kapasitesi yüksek bir varlık olduğunu ilk kez orada fark ettim. Aslında tüm olayın baktığın pencereyi güzelleştirmek olduğunu orada öğrendim.

Gelecek ay ziyarete gittiğimiz de 63 yaşındaki mutsuz Nazife Hanım’ın öldüğünü öğrendik. Kalp krizi geçirmiş. Hemşireler  arkasından “Çok çile çekti gitti kurtuldu” diyordu. Pamuk Hanım çok üzülmüştü. “Neden böyle yaptı ki kendine?” deyip durdu. Doktorlar sigara içersen ölürsün damarların tıkalı demişler ama o dinlememiş.

Sonra bize yeni gelen mektuplarından bahsetti. Bir öğrencisi daha üst rütbeye yükselmiş, bir diğeri torunları ile fotoğrafını göndermiş. Arkasında da “Hürmetle ellerinizden öperim.” yazıyordu.

 

Not: Öne çıkarılmış görsel şu adresten alınmıştır.

Berna Mutlu Aytekin

Senin yorumlarınla bu yazı daha güzel olacak