Allah standarttan ayırmasın

 

Kaybedenler Kulübü. Bekle bekle nihayet film sinemaya geldi. Sürekli Facebook sayfasını okuyup duruyorum. İçten içe heyecan yaptım, gelse de gitsek deyip duruyorum etrafımdakilere. Ve nihayet saat 15:00 sularında Kale Avm’den bileti ayırttım. Özellikle Kale’yi seçtim. Eve yakın CineBonus sadece orada var. Akşam 21:30’da elimde dondurmam, yüzümde gülümseme, sinemanın en güzel koltuğuna kuruldum. Reklamların yarım saat sürmesi sinirleri bozsa da bekledim. Ve başladı…

Kaybedenler Kulübü. Ben kendileri Kent Fm’deyken, onlarla  radyo aracılığı ile tanışmamıştım. Nejat İşler ve Yiğit Özşener’in yeni bir projeye başladıkları haberi dolaşıyordu ortalıkta. Vay güzel oyunculuk çıkar bu filmden deyip konuyu araştırmaya başladım. Güzel bir radyo programını anlatıyormuş. Hımm felsefiklermiş, hımm bohemlermiş, hımm ben zamanında nasıl olmuş da kaçırmışım bunu derken eski kayıtlara ulaştım Youtube‘dan. Dinledim bu ve daha bir çoğunu.Bu adamlar ne içiyor, nasıl bir kafa, hem de o dönemde. Şimdi olsa hayatta yapamazlar RTÜK’tü sansürdü, zor. İçten içe filmi merak etmeye başladım.

Beklentilerimi karşıladı. Hem de fazlasıyla. Kaybedenler Kulübündeki’ler aslında kaybetmeyi göze alıp kazandıklarını kendilerine saklayanlar. Aslında hepimiz kaybediyoruz. Onlar kazanıyor gibi geldi filmden çıktığımda. Kaybediyoruz, çünkü her şey “standart, same”

Onların her gününün birbirinden farklı olma ihtimali var. Senin benim var mı? İş, ev, belki sinema, belki hafta sonu ufak bir yürüyüş, mecbur selamlaşmalar, aaa öyle olur mu şimdi ne derler diye düşünmeler, aaa yok ben yapamam hiç bana yakışır mı’lar. Ömür bunlar içinde yitip gidiyor.

Oyuncular ayrı güzel, Kadıköy sokakları ayrı güzel, soundtrack ayrı güzeldi. Tadı damağımda kaldı. Dvd’sini dört gözle bekliyorum. Müzikler içinde bu hafta sonunu beklemek gerekecekmiş.

Şimdilik bununla avunuyorum.

Ahu Türkpençe’nin oyunculuğunu bile tartışacak halim yok. Filmin senaryosu ve diğer oyuncular – buna Şenol da dahil (kendisi filmde kendini oynadı) –  o kadar yazılmış bir senaryonun parçası değildi ki sanki film değil de birilerinin hayatını dikizliyormuşuz havası yarattı bende. İtiraf ediyorum bu dikizleme işini sevdim 🙂

Ben o hayatı takdir ettim. Sorarsanız içinde olmak istemezdim, bar, alkol, o bohem tutumlar, çok eşlilik, umursamazlık. Yok yok onlar bana göre değil. Ama o insanlar ile uzaktan tanış olmak isterdim. Zamanında radyoda dinlemek gerekliydi. Kaçırdık. Kaybedenler Kulübünde süregelen bir ironik durum da ne kadar boşvermiş bir hayat yaşasa da annesinin yanında bir İstanbul beyefendisi olan Mete Avunduk. Ve annesi rolündeki “zarif” oyunculuğu ile Serra Yılmaz. “Radyo programını dinledim” dediğin de Mete’nin utanmakla şaşırmak arasında ki tutumu. Oyunculuktaki ufak detaylar filmi insana daha da sevdiriyor.  (daha fazla anlatıp spoiler vermek istemedim)

Mete Avunduk ile ilgili ekşi sözlükten çok fazla bilgiye ulaşamadım ama siz yine de bir şuralara bakın isterseniz. Yazılardan yazarın kendisinin olabileceğine inandığım şöyle de bir blogu varmış. Filmde kendisini Yiğit Özşener oynuyor. O ses, o fıldır fıldır bakan gözler. “Abi ne işimiz var burada kalk Olimpos’a gidelim” diyen umarsız cümleler. Bir insana bu karakteri oynamak ancak bu kadar yakışır. Film hiç bitmesin istedim. Yalan yok.

Bir koltuk üzerinde geçen bir oyunculuk harika mimiksiz, tepkisiz oyunu ile Rıza Kocaoğlu. Filmi izlerken o kadar kendini o ortamda hissediyorsun ki birden “Ya hakikatten nasıl yiyorsun abicim o pizzayı” diyesim geldi. Oyuncular bu rahatlığı onca kamera karşısında nasıl yakalıyorlar bilemiyorum.

Av mevsimi filminden çıktıktan sonra keşke filmdeki ev “Ezel” dizisindeki ile aynı olmasaydı, keşke şive katılmış oyunculuğu ile Çetin Tekindor “Babam ve Oğlum” filmindeki oyunculuğuna bulanmış olmasaydı demiştim. Çok teknik kavramları bilmiyorum, girmeyeceğim ama Rıza Kocaoğlu Ezel’de nasıl sakin bir katili oynuyorsa burada da aynı sakinlikte ama kesinlikle ondan çok farklı bir oyunculuk çıkartıyor. Demek ki her oyuncuda bu durum aynı olmuyormuş. Belki de yönetmene bağlıdır. Tolga Örnek ve Rıza Kocaoğlu, kendilerini bir kere daha takdir ettim.

Nejat İşler, Kaybedenler Kulübü için “Ben bu filmde kendimi oynadım” demiş. Pek sanmıyorum. Kendi böyle bir karakter olmak istemiştir. Kendisi sorumlulukları olmasına izin vermeyen, içki ve seks özgürlüğünü sağlayabileceği bir hayata sahip olmak istemiş olabilir. Ama bir Kaan Çaydamlı olmak bundan ibaret değil. Kaan Çaydamlı olmak böyle bir şey. Madem kendini oynadığını söylüyor keşke bizler o donanımlı yanlarına da şahit olsak. Medyada sürekli sarhoş oluşu ile anılmasa. Gerçi ben her şekilde seviyorum Nejat İşleri. Magazin öğesi oluşu beni pek bağlamıyor. Filmde canlandırdığı Kaan Çaydamlı karakterinde “rol yapıyormuş” havasında değildi. (Nejat İşler’in oynadığı hangi film /dizi de rol yapıyormuş gibi görünüyor ki zaten? benimki de laf!)

Film ile ilgili yaptığım araştırmalarda Kaan Çaydamlı’nın fotoğrafçılık ile ilgilendiğini öğrendim. Filmde bu detaylara hoş göndermeler var. Senaryoyu niye böyle yazmışlar dediğim sahneler de oldu. Eve gelince biraz google’lamak yetti. Spoiler görmek istemiyorum diyen buraya tıklamasın 🙂

Daha çok şey yazılır çizilir benden şimdilik bu kadar. Olmayan grup seks sahneleri tartışılır. Ayıplanır, asıl konu gündemde kalmaz. Gidin görün. O döneme şahit olun “Vay be o zamanlar bu adamlar da böyle şeyler yapmış” deyin ve çıkın. “Standart” hayatınıza geri dönün.

Cesaretimiz yok, düzenimiz var, hepimiz yaşımızı başımızı aldık, yarın öbür gün birinin babası ile tanışmaya gittiğinizde  söyleyecek bir “işiniz” olsun.

“Allah standarttan ayırmasın.”

 

 

Berna Mutlu Aytekin

1 Yorum

  1. Nezihig   •  

    gittim gördüm ve öyle okudum bloğunu 🙂 biraz gecikmeli oldu ama o ruhu yakalayamayıpta az da olsa o kadıköy havasını yakalamış biri olarak kendi o zamanki hayatımla şu anki arasında bir sürü kesit yakaladım filmde

Senin yorumlarınla bu yazı daha güzel olacak