17 ağustos 1999

1129222qx4-594x427

Yataklarımızdan kaldırıp attık kendimizi balkona. 1 metreye 5 metre uzunluğunda bir balkonda 10 kişi İstanbul’un güzelim yıldızlarına baka kaldık. Ne çoktu. Binamız sağlam mı, bu balkon bizi tartar mı diye düşünmeden İstanbul’un güzel yıldızlarına baktık. 40.000 ‘den fazla insan yıldız olmuştu hiç birimiz farkında değildik…

Sallama şu ranzayı hiç komik değil diyordum üst katta yatan kardeşime. Komik değil deprem oluyormuş taklidi yaptırıp korkutamazsın beni. Annemin odadan geldiğini ve kardeşimi beşik gibi sallanan ranzadan indirdiğimizi hatırlıyorum. Kirişin birinde 3 kişi dua ettiğimizi. Ne uzun sürdü yahu deyip korkmamış gibi yaptığımı. Ama dua edilecek kadar aciz durumda olduğumuzu anladığım için çok çok korktuğumu hatırlıyorum. Acizdik yer ayaklarımızın altından kayıyordu ve biz bir şey yapamıyorduk…

Halbuki bir kaç dakika önce walkmanimi kapamıştım. O eğlenceli Dj’in yarın görüşmek üzere diyen sesini dinlemiştim. Radyo D’de kıs kıs güldüğüm bir eğlenceli program vardı. Uykum gelsin diye dinleyeyim derken hepten kaçmıştı uyku. Gece 3’de yayın bitmişti. Elimde kocaman bir bardak su ile  “Of bu  ne sıcak” dediğimi hatırlıyorum ve o gün hava şu geceden kat kat serindi. Sıcaktı ve uyuyamıyordum. Uykudan önce duaları edip koyunları saymaya başlamak için ideal saatti gece 3 suları…

Olan oldu. Oldu bitti. Hiç bir şey anlayamadan. Tüm apartman bizim eve doluşmuştu. Üst kattakiler, alt kattakiler, kiracılar. Hepimiz balkonda cadde de oluşan kalabalığı seyrediyorduk. İnsanlar ne zaman evine girecek diye düşünüyordum. Neden dışarıdaydılar ki anlamamıştım. Yıldızlar ne çoktu hayran hayran gökyüzüne bakmıştık. Hipnotize olmuş gibiydik. Sokağa çıkan alt kattaki kiracımız Eyüp ağbi’nin sesini duyduğumuzu hatırlıyorum.”Bu bina eski hadi inin aşağıya çökecek”. Anneme sordum, durdum “Çökecek ne demek? Binalar niye çöker ki?” Anlam veremedim. “Bu binayı dedem yapmış çökmez bizim binamız. Hem sallandı bitti. Allahın işi işte. Sıcaktandır sıcaktan. Geçti gitti di mi?” Kafamda dilimde bu cümleler gezinip duruyor. Evet deprem Allah’ın işi. Yıkılan evler depremden dolayı yıkılmamış onlar da insanların işiymiş. Hayretler içinde kalıp Veli Göçer denen adamı tanımak da varmış bu vesile ile…


Artçı deprem ne demek haberim yok o zamanlar. Cep telefonum yanı başımda. Bir de bir pille çalışan eşantiyon bir radyo var kocaman antenli bir şey, onu eşofmanımın cebine attım. Hali hazırda duran yedek pilleri, telefonun kocaman şarj aletini, cüzdanımdaki parayı ve eve bir daha gelemezsek diye kafamda büyüttüğüm korkularımın hepsini eşofmanımın cebine attım. Evden caddeye çıktık.

Mahşer yeri nasıl olur diye düşünsem aklımda hep o sahne canlanır. Herkes sizde bir şey var mı diye birbirine soruyordu. “Bizde yok ya sizde bir şey var mı? Bizde de yok da Adapazarı’na ulaşamadık. Merkezi orasıymış diyorlar. Yok yok Merkezi Gölcük’müş İzmit’miş. Öyle diyor radyo.” Bir sağa bir sola bakan bir çift göz. Annanemler köydeydi, ya Ada’dakiler derken birden telefon trafiği başladı. Benim elimdeki telefon tüm akrabalara ulaşmamızı güzel haberlerini almamıza neden oldu. Derken arkadaşlarımın aileleri bana ulaşmaya başladılar. Kızlarına ulaşamıyorlarmış bir de senin telefondan denesek dediler. Çok şükür hepsine iyi haberler verdim, hepsinden iyi haberler aldım. Bir iki ev yıkılması ama cana gelen mala gelsin mantığı oh çok şükür diye diye geceyi sabah ettik. Bir çadırın içinde yıkılacak diye korktuğumuz için tuvalete bile giremediğimiz bir evin bahçesinde artçı sarsıntıları yaşadık, çok delikli uykulara gömüldük. Bitti mi geçti mi?

Bitmedi. Bitmiyor. Her yaz tatilinde Karamürsel’e gittiğimde yandaki sitenin tamamen yıkıldığını bilince geçmiyor. Millete yosun var, deniz anası var diye denize girmiyorum diyorum ya o depremde insanların banklar ile gömüldüğü, sokak lambaları ve koca koca greyderlerin sulara battığı o denize girmek içimden gelmiyor diyemiyorum. Hijyen takıntılarımdan bahsediyorum. Yıkılan binaların deniz kumundan yapıldığını bilince geçmiyor. Göçer soyadlı birinin müteahhit olduğu bir ülkede yaşam savaşı veriyoruz diye geçmiyor. Bitmiyor. Unutulmuyor. 17 Ağustos’da yaşanan acı 40.000 kişiden fazla kişiyi etkilemişken Unutmamak Unutturmamak Lazım…

Eğer unutursak aptal bir adamın deniz kumu ile yaptığı evi satın alırken sorgulamayız beton yığınlarının içinde ölüp gideriz. Unutursak aptallığımızdan ölürüz…

Görsel şu adresten

alınmıştır.

Berna Mutlu Aytekin

2 Yorum

  1. Pingback: 12 yıl sonra 17 Ağustos | Muge Cerman

  2. Pingback: Van’da sana ihtiyaç var! | Blogger's Base | Blogger's Base

Senin yorumlarınla bu yazı daha güzel olacak