Sesimiz kesiliyor

Bloglarımız bizim size okutmayı tercih ettiğimiz günlüklerimiz. Kara kaplı defterlerimiz.

Eskiden annemden saklar şifreli asma kilitler ile korurdum günlüğümü. Sırlarımı, kendi düşüncelerimi ifade ettiğim fikirlerimi çekinmeden yazar içimi dökerdim. Kimse okumasın isterdim, hatta annem bile.

Daha sonra okul yılları geçti bitti. Üniversite geldi. Aşk çaldı kapıyı. O  yazıldı, renkli kalemler ile kalpler çizildi günlük sayfalarına. Okulda solcu arkadaşlar ile sağcı arkadaşlar birbirine girip hastanelik olunca, üzüntüler yazıldı. Devlet meseleleri yüzünden bozulan arkadaşlıklar yazıldı. Yine kimselere gösterilmedi, okutulmadı.

Ardından iş hayatı başladı ve kilometreler ile süren bir aşk. Evlilik hazırlıkları. Çalışırken zormuş eşya bakmak denilerek internetten araştırılan mobilya takımları. Evlilik hazırlıkları siteleri, forumlar… Ardından insanların birbirlerine okudukları kitapları tavsiye ettikleri, sinemadaki filmlerden, konferanslardan, yeni çıkan albümlerden bahsettikleri forumlar keşfedildi.

“Aaa ne güzel” dendi. İnsanlar konuşuyorlar. Kendi gözlerinden yaşadıkları hayatı anlatıyorlar. Beğenilerini, aynı zamanda kendilerine kötü davranan işletmeleri açık açık yazıyorlar.

Artık Beşiktaş’a gittiğim zaman asla o balıkçıya gitmeyeceğim. Ama konu alışveriş olduğunda, o balıkçının karşısındaki mağazadan alışveriş yapacağım. Balıkçı bayat balık satıyormuş ama karşısındaki tezgahtar kız müşterilerine çok iyi davranıyormuş. Onun yanındaki kafenin cheesecake’i çok iyiymiş. Bizim eski köfteci kapanmış. Belediye köftecinin mutfağında hijyenik şartlar olmadığını tespit etmiş…

İnsanlar yazıyorlar ve ben öğrenmeye açım. Öğreniyorum. Deneyimlemediğim ürünleri deneyimleyenlerden öğreniyorum. Hani TV reklamlarında gülümseyip üzeri vernik ve cila ile boyanmış tavuklara “Hımm çok lezzetli” diyen gülen yüzler var ya, işte o kadar sahte değil aslında her şey. O  yemeğin nasıl yapıldığını bir çok ev kadının mutfağını anlattığı bloglardan öğrenebiliyorum.

Heveslendim, ben de yazarım ben de anlatabilirim yaşadıklarımı dedim. Benim için nefes alıncak bir pencere olacaktı blogum. “Benim Günlerim” olsun adı dedim. http://benimgunlerim.blogspot.com adresinde karalamalarıma başladım. Önce kimseler okumadı yazdıklarımı. Sonra bir şeyler araştırırken geldiler yazdıklarımı okudular. Onlar da cesaret ettiler nihayetinde. Yorum yazdılar. Sesime ses ile karşılık verdiler. O gün nasıl mutlu olduğumu şuralarda anlatmıştım.

Denediğim ürünler hakkında, gezip gördüğüm yerler hakkında, başıma gelen ilginç olaylar hakkında yazılar yazmalıydım. Şimdi sen, bu yazıyı da okuyan; beni okuyup benim yazılarıma yorum yaparsan, ben de “Sesimi duyan var mı?” diyerek Yalova’daki depremde göçük altındakilere seslenen yardımsever gönüllüler gibi sen beni duydukça  mutlu olurum, dedim. Yazı yazmaya, günlüğümü senin için kilitlememeye karar verdim. Fena mı ettim?

Fena ettim. Fena bir şey yapmamış olsak devletimin mahkemeleri bizi böyle gözden çıkarmazdı. Sesimizi kesmez, “Git bu göçükten, evine git kapını kapa, kimseye yardım etme!” demezdi. Üzerimize kilit vurmazlar, bizi kendi  sessizliğimize gömmezlerdi. Fena bir şey ettik. Cezamızı çekiyoruz.

Blogspot 3 gündür kapalı. Bir çok takip ettiğim blogun sesi kesik. İçlerindeki şevk de kırıldı biliyorum. Blogspot bünyesinde yer alan bloglardan bazılarında futbol maçları gösterildiği için, mahkemeden karar aldırmış Sevgili Digiturk. “Kurunun yanında yansın tüm yaşlar” demiş. Bugün blogspot uzantılı bloglar kapalı. Yarın WordPress uzantılı olanlar bir başka bahane ile kapatılacak.

Bilgisayar ile haşır neşir olanlar DNS ayarlarını değiştirip “Başbakan’ın yöntemi ile” bloglarımıza erişebilecek. Dün benim blog yazmamla heveslenip kendi kelimelerini sizlere ulaştıran 2 arkadaşım beni aradılar ve ne yapabileceklerini sordular. Ben de yapacak bir şey yok sıramızı bekleyeceğiz. Sıra bize geldiğinde bizim de sesimiz kesilecek sen vadesi önce gelenlerdensin “Takdir-i ilahi”dedim. Derken de hiç gülemedim…

 

 

Berna Mutlu Aytekin

Senin yorumlarınla bu yazı daha güzel olacak