Benim istanbul’um

Uzun zamandır mimlenmiyordum. Sağolsun Harun beni mimlemiş. İstanbul’a nasıl baktığımı merak etmiş. O bunu merak ederken aslında mimi başlatan arkadaş da internet takıntılarımızı ve alışkanlıklarımızın neler olduğunu merak etmiş. Mim bana gelirken ikiye bölünmüş anlayacağınız. Kulaktan kulağa gibi oldu ama benden bu mim ile ilgili iki konu ve iki yazı bulacaksınız. Şaşırmayın 🙂

Ben tek kelime ile İstanbul’a aşığım diyebilirim.

İstanbul’un değerini Zonguldak’da üniversiteyi kazanıp da 4 sene orada okumak zorunda kalınca daha iyi bilmeye başladım sanırım. Yoksa Taksim Kazancı Yokuşu’ndaki evimin o manzarasını onca zaman görmezden gelmemem gerekirdi.

İstanbul dediğin zaman ilk önce Adalar manzarası, Şehir Hatları Vapurları, balıkçıları, yosun kokusu, yani anlayacağınız hep önce denizi gelir aklıma.

Deniz demek İstanbul demek ve evet hiç bir deniz de İstanbul’daki gibi değil. Akıntısını seyrederken kafamı toplarım, bir sürü plan yaparım, hayal kurarım, birden bir yunus karşımda zıplar güneşe doğru o zaman yüzüme bir gülümseme yerleşir. Bazen balıkçılar ağlarını toplarken gümüş gümüş güneş yansır üzerlerine yine yüzüme bir gülümseme yerleşir. İstanbul iyidir, güzeldir mutlu eder beni.

İstanbul’un en güzel hali kardayken bana göre. Sabah erken saatlerde şehir uyurken de İstanbul güzeldir. Güneş daha etrafı ısıtmamışken güzeldir. Sabah 4-5 gibi. Güneş nazlı nazlı kıyıdan yanaşır. Ay terk etmez göğü. Bulutlar hiç göremeyeceğin güzellikte mavidir. Fotoğraf makinesi yetmez güzelliğini anlatmaya. Gözlerinle bir sürü fotoğraf çekersin. Zaten dakika dakika farklı renklere bürünür gök yüzü. Şaşırsın. Kediler vardır, trafik yoktur, egzoz kokusu yoktur, rüzgar keskin bir soğuklukla yüzüne vurur. Hani tam da o saatlerde elinde sıcak bir bardak çay ya da sahlep olsa pek güzel olur.

Kar yeni yağmaya başladığında bu bir ritüel oldu bizim için. Çıkar dışarı gideriz. Sabaha karşı da olsa, gece yarısı da olsa ilk yağan kar altında, henüz daha kimseler basmamışken gezen biz oluruz sevdiğimle. Önce sahil turu ardından bir İstiklal Caddesi turu yapılır. Diğer tüm mevsimler gibi kış da en çok İstanbul’a yakışır.

Sonbahar geldiğinde yağmur altındayken İstiklal Caddesi’ne gideriz yine ama bu sefer yağan yağmurun yansımalarını seyretmek için. Rengarenk olur. Kemerburgaz’da dolaşırız toprak mis gibi kokar. Tarihi yarımada gezilerinin herhangi bir mevsimi yoktur. Her mevsim favorim. Altında delhizler olan bir şehirde yaşamanın gizemi insanı heyecanlandırır. Beşiktaş’dan Sarıyer’e kadar yürümek insana iyi gelir. Bazen de Eminönü’den Cankurtaran’a kadar gidip sahilde kafa dinlemek de mümkün. Belki yunusları da görürüsünüz kim bilir?

Yazın en güzel yanı dalgasız deniz. Bu sayede Beşiktaş – Kadıköy, Kadıköy – Eminönü, Eminönü – Üsküdar,  Üsküdar – Beşiktaş gezmek mümkün. Evet deli miyim, değilim. Aynı gün de hepsini gezmişliğim var. Martılar peşimde. Elimde sıcak çayım. Simitler kucağımda. Şehir hatlarını severim.

Kadıköy’ ile aramızda farklı bir ilişki var. Eminönü’ne gün doğarken, kendisine ise gün batarken uğrarım doğrudur. Daha hiç alınganlık yaptığını görmedim. Böyle de güzel bir yerdir Kadıköy. Üsküdar’daki sonsuz kazılar ve çalışmalar kendisine olan sevgimi azalttı yalan söyleyemeyeceğim. Kız kulesine göz atmak için arabayı bir kenara çekip 10 dakika sonra evime gitme isteği ile dolu olduğum anların sayısı hiç de az değildir.

Boğaz köprüsü yolculukların sonunda İstanbul’a geldiğimde dua ettiğim yerdir. Hangisinden geçip İstanbul’uma kavuştuğum çok da fark etmez. Ben bu şehre ne zaman varsam sevinirim. Her gün Bahçelievler’den, Ataşehir’e gittiğim bir dönem de güne mutlu başlama sebebim olmuştur. Boğaziçi köprüsü gece işten eve dönerken yapılan metrobüs sohbetlerinde sohbeti kesme nedenimizdir. Durup soluklandığımız bütün yorgunluğumuzu alan, İstanbul’a gerdanlık gibi yerleşen onlarca ışıklı sahil trafiğine ev sahipliği yapan yerdir. İstanbul’un en güzel yeridir Boğaziçi. İstanbul’u onunla severim. Ne zaman üzerinden geçsem yüzümde gülümse olur. Trafik vardır, insanlar mutlaka bir yerlere geç kalırlar hep mutsuz ve yorgundurlar ama ne zaman üzerinden geçsek ben hep içimden şarkılar söylerim.

Canım babam beni “Boğaziçi köprüsünün altından geçerken dilek dilersen gerçek olur” diyerek kandırdığından beri her Ortaköy’den geçişimde bir dilek dilerim. Gerçek olmayacağını bile bile… İstanbul dileklerimi gerçekleştirir.

İstanbul benim için feda edilebilen uykular demek. Kimseye anlatmak istemediğin anda seni anlayan biri gibi, ya da sadece kendimi dinlemek istediğim zaman susup buna izin veren biri gibi İstanbul. Gitmeme izin veren ama ne zaman dönsem beni bağrına basacağını bildiğim biri gibi. Hırçınlığını, cömertliğini, sevgisini nasıl gösterdiğini, sinirlendiği zamanki halini bildiğin biri gibi, ama kesinlikle sadece bir şehir değil. Ne anlatsam eksik kalacak. Bunca yazı bile çokça eksik aslında. Belki de bu yüzden sürekli İstanbul fotoğrafları çekiyorum. Her gün onu daha da fazla seviyorum. Daha da kendimi ona ait hissediyorum. Herkesin İstanbul’u farklı ama ben benim İstanbul’um benim gözümde hep alımlı kalacak.

İstanbul hakkındaki düşüncelerini merak ettiğim bir kaç arkadaşımı da bu yazı ile mimliyorum. Kendi gözlerinden İstanbul’u anlatması için Yasemin Sümengen‘i ve Aylin Türkşen Aysel‘i mimledim. Bakalım onlar neler görüyorlar bu şehirde…

 

 

 

Berna Mutlu Aytekin

Senin yorumlarınla bu yazı daha güzel olacak