Akdeniz ve İç anadolu yolları

kurşunlu şelalesi

Kaç zamandır en sevdiğim fotoğrafları işleyip hepsini blog yazıma saklamak ile hata yapmışım. Dün harici diskin içindekiler uçtu gitti. Fotoğraflarımsız kaldım. Yaklaşık 10.000 fotoğraf artık yok. Çok üzülmüyorum ki sosyal ağlarda bir sürü hesabım ve orada paylaştığım küçük boyutta kareler var. Avuntu benimkisi. Bu hafta kurtarmaya çalışacağım bakalım başarılı olacak mıyım. O yüzden paylaşmayı umut ettiğim fotoğraflar yerine başka kareler ile İzmir’den sonrasını anlatayım sizlere…

Nerede kalmıştık evet İzmir’den yola çıktık.

İlk hedef Akdeniz diyerek ilerledik. Akdeniz’e Muğla‘dan geçecektik. Yol üzerinde bir yerlerde dinlenme de planlamamıştık. Araç oldukça konforlu olduğu için yolda aracı kullanırken bile dinleniyor insan. Tabi benim gibi bir co pilot sayesinde sürücümüze az iş düşüyor diyebilirim. Hele ki o Konya‘nın 125 km. dümdüz yolları direksiyonu bile çevirmeye gerek duymamak, gerçekten keyifliydi. Uzun bir yol düşünün. dümdüz. karşıdan gelen yok, arkamızdan gelen yok. Müzik sayesinde biraz uykudan uyanabildik. Antalya‘ya yaklaştıkça dağ yolları ve kıvrımlar, virajlar, mide bulantıları, karşıdan gelen taş yüklü kamyonlar, silinen şerit çizgileri, ışıksız otoyol. Yol pek keyifli bir hal aldı anlayacağınız. “Daha var mı? Bitmiyor mu? Bu yanımızdaki dağ hala aynı dağ mı?” bitmek bilmeyen sorularım yerini “bari biraz fotoğraf çekeyim ben” ‘e bıraktı. Kurtarabildiklerimden bazıları aşağıda.

Gecenin geç saatlerinde Antalya’ya vardık. Açlıktan ölen beni doyurmak centilmen sürücümüzün baş görevi olduğu için kalacağımız yere gitmeden önce bir alışveriş merkezinde soluğu aldık. Aracı alışveriş merkezinin alt katında yer alan otoparka bıraktıktan sonra dışarı çıkınca soluğum kesildi. “Bu alışveriş merkezinin klimalarının çıkışları hep bu otopark kısmında oluyor aman allahım bu ne buhar, bu ne nem?” deyip mızmızlandıktan sonra alışveriş merkezine girdik. Karnımızı doyurup araca binip “Dışarıda biraz gezelim gece hava daha serin olur” dedik. Aman Allahım ben ömrü hayatımda böyle bir sıcak, nem görmedim. Meğerse o alışveriş merkezinin klima çıkışları falan sorunlu değilmiş. Cehennem nasıl bir yer diye merak eden var ise Antalya’ya uğramalı ölmeden evvel. Acele ettik, hemen kalacağımız yere ulaştık. Evin her odasında klima olmasını hiç yabancı karşılamadım. Klima olamaz ise orada yaşanmaz ki.

Sabaha kadar huzurlu bir uyku ardından “Deniiiiiz” nidaları ile yine yola koyulduk. İzmir’in denizinden sonra Antalya‘nın denizinde de yüzmeliyiz. Kendimize sözümüz var. Önce kahvaltı. Daha doğrusu kahvaltı edebilecek klimalı mekan arayışlarımız oldu. Bu arayışlar yine bir alışveriş merkezinde son buldu. Mado‘ya kadar gidip kahvaltı servis etmediklerini öğrenmek acı verici oldu. Yoksa alışveriş merkezine tıkılmak istemezdim ben de. Değirmen Pastahanesi ve mükellef bir “klimalı kahvaltı” ve ardından doğru Kurşunlu Şelalesine ardından da Konya altı plajına.

Antalya’nın en güzel yanı Kurşunlu Şelalesi olmalı. En serin, soğuk en gölgelik ve en yaşanılacak yer o an bizim için orasıydı. Şehre 20 Km uzaklıktaydı. Gidip gezdim. Yine bir sürü fotoğraf çektim ama tek kurtarabildiğim bu :( Yüzümü kaç kere yıkadığımı hatırlamıyorum. Şelalenin suyu azalmış. Etraf çok pis. Ve eski zamandan kalmış gibi. Elden geçmesi gerekiyor. Kurşunlu şelalesi benim için çölde vaha gibiydi. Gezdik gördük ve Konya altı plajına doğru yol aldık.

Yat limanına bir ufak bakış, tepelerden denizin mavisini seyredip plaja indik. Deniz biz girene kadar temizdi. 5 dakika içinde teknenin birinin pisliklerini suya salması ile iğrenç bir hal aldı. Girdiğimize pişman olduk. Hemen çıkıp şehirde biraz tur attıktan sonra Ankara’ya doğru yola çıktık. Anladım Antalya bizi sevmemişti. Ben de onu sevmedim zaten hıh.

Yol düz, taşlı, şeritsiz ve gözlerimi kapatamayacağım kadar tehlikeli. Ben gözlerimi kapatınca karşıdan gelen kamyon sanki bize çarpmayacak. Olsun kapatamıyorum gözlerimi böyle tehlikeli yollarda. Isparta, Burdur’dan geçtik. Biraz alışveriş yapıp yola devam ettik. Dağ yollarında durup bazen çay içtik, bazen mısır yedik ama hepsinde çok tatlı köylüler ile tanıştık. Onlardan adaçayı satın aldım. Tadı poşette satın aldıklarımıza göre daha güzelmiş. Yol üzerindeki dinlenme tesisleri gerçekten parmak ısırtacak şekilde yapılmış. Alabalık yiyebileceğiniz u şeklinde sedirlerin bir dağın tepesine yerleştirildiğini düşünün. Aşağıda ise balıkların yetiştirildiği çiftlikler.

Çaylar bile bir başka güzel. Odun ateşinde demleniyor, güzel olmaz mı? Öyle olunca yol bir türlü bitmedi. Ama asıl olan varmak değil yoldan keyif almaktı zaten. Hava karardığında yol o kadar sıkıcıydı ki. Gece Afyon‘a vardığımızda biraz dinlenmek istedik. Bir kaç saat arabada kestirdikten sonra sabahın ilk ışıkları ile Ankara’ya doğru yola devam ettik. Güneş doğarken yoldan kimsenin geçmediği, etrafta bol bol kırlangıçların olduğu, dümdüz bir yol düşünün. Hava kızıl, bol oksijen ve hızla giden yolun keyfini çıkaran bir çift. Gerçekten huzur böyle bir şey herhalde dedim kendi kendime. Bu hayatımda yaşadığım nadir anlardan biriydi. Devamını bir sonraki yazım da anlatayım. Ankara, Zonguldak, Bolu ve Kastamonu maceralarımız var…

 

Berna Mutlu Aytekin

3 Yorum

  1. Pingback: İç anadolu, batı karadeniz yolculuğu | Blogger's Base | Blogger's Base

  2. otopark çizgisi   •  

    Paylaşımınız için teşekkür ederim.

  3. otopark çizgisi   •  

    Çok güzel yerler gezdim ve söylüyorum harikalar.

Senin yorumlarınla bu yazı daha güzel olacak